12.1.13

Ankara'nın Bağları

Geçen mecliste geziyorum. Kemal geldi yanıma, "Geçen gün neden grup toplantısına gelmedin?" dedi. Meğerse ben ona önceden söz vermişim o gün söz konuşacağım diye ama tabi ben o kokteyl senin, bu açılış benim koşarken unut. Sen, Kemal, ağla ağla. Helak olmuş... 

Diye yazamıyorum işte. Gerçekten içimde ne fırtınalar kopuyor da söyleyemiyorum. Sabah 10'dan önce ziyaretçi girişi olmadığından, kapılar açılana kadar önünde beklememek için   "Ben ziyaretçi değilim, ben saksı değilim, ben stajyerim" nidalarıyla isyan ederken, "Kart çıkar da gel" dediler diye hırs yapıp kartımı aldığımda da 10'dan önce içeri alınmayınca nasıl mor olduğumu; CHP'nin kırtasiye kısmını başvurular yüzünden nasıl kişisel amaçlarıma alet etmek durumunda kaldığımı; meclis kuaföründe dedikoduların bile siyaset merkezli döndüğünü söyleyemiyorum... ;) 

Ayrıca kabul ediyorum, Ankara'yı bayağı sevmiyorum. Şehirdeki pek çok yolun aşağı doğru tek yön olması, taksilerin gerçekten çok pahalı olması, yapılacak aktivitelerin -havaya da bağlı olarak- kısıtlı olması pek çok sebepten sadece birkaçı. Bir de, belki de İstanbul'dan sonra bu kadar garip geliyor ama, Platin Taksi denen yere yakın bir yerde ikamet ediyorum ve hangi taksiye Ankara'nın neresinden binersem bineyim, "Platin Taksi'ye doğru devam edelim" deyince, tamam deyiveriyorlar. Gerçekten bu nasıl mümkün oluyor anlamak istiyorum! Portakal Çiçeği Sokak için de aynı şey geçerli... Hayır, şehir pek küçük de değil ama anlayamadım. Gerçi şehri şu an için anladığım söylenemez. Bir şehir hakkında ne kadar bilgisiz olabilirim, bunu da görmüş oldum. Cidden Ankara cehaletim konusunda sınırları zorluyorum. Sanırım tek bildiğim yer: Kızılay. Ona da git desen gidemem. 

Her şey bir yana, belki de başkent olmasından da kaynaklanıyor, insanlar genel olarak olaylara hakim. Çoğunun devlet dairesinde çalışması ya da çalışan bir akrabasının olmasının da etkisi büyük ama bunların yanı sıra sokak adlarının tarihten önemli kişiler ya da şehirlerden seçilmesi, her gün istemeseler de bilgiye maruz kalmaları bile Ankara insanının günlük yaşamını etkilemiş. Bugün Tunalı'dan Yukarı Ayrancı'ya yürürken geçtiğim pek çok yerden bazıları Kuveyt Caddesi, Paris Sokak ve Şili Meydanı'ydı. Biraz kıskandım sanırım çünkü tarihi kişiliklerini sokak adlarına taşıyan, onların yaşadıkları yerlere hatırlatma koyan şehirleri hep sevdim. Madrid bu açıdan gönlümde taht kuran şehirlerin başında gelirken sanırım Ankara'nın da bunlardan biri olma ihtimali beni geriyor. 

Ben de "Ankara'yı Sevenler Grubu"na katılır mıyım acaba? Yoksa ben de zamanla burayı Stockholm Sendromu nedeniyle sever bulur muyum kendimi? Kısmet... Bekleyelim görelim... Ha bir de Kemal'ciğim söyledi, kırılmamış bana.